Uncategorized

Alfred Hitchcock’un Hayatı ve Sineması

13 Ağustos 1899’da Leytonstone, İngiltere’de doğmuştur. 1919 yılında film yapımına başlamış olan Hitchcock’un babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşmıştır. Hitchcock Londra’daki Ignatius Collage adlı Cizvit okulunda öğrenim görmüştür. Ardından da Londra Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almıştır. Sinemaya ilk adımını 1920 yılında Famous Player Lasky adlı Amerikan şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazılarının tasarımlarını yaparak atmıştır. Bunun ardından 1923 yılında ilk kısa filmi Always Tell Your Husband’ı çekmiştir. Ancak kendini ilk gösterdiği tüm Hitchcock özelliklerini taşıyan filmi olan The Loger’ı 1926 yılında çekmiştir. 1929 yılına kadar çektiği sessiz filmlerinde çeşitli efektler kullanarak seyircilerini etkilemeyi başarmış ve ilk sesli İngiliz filmi olan Blackmail’i izleyicilerine sunmuştur. 1934 yılından itibaren yaptığı filmleriyle ününü dünya çapına yayan Hitchcock 1939 yılında İngiltere’den ayrılmış ve Hollywood’a yerleşmiştir. Hollywood’daki ilk filmi Rebecca ile 1940 yılında “En İyi Film” dalında Oscar’ı kazanmıştır. 1946 yılında çektiği Notorious adlı filmi Hitchcock’un o döneme ait en etkili filmlerinden biriydi. North By Northwest ve Psycho geç dönem filmlerinin en ünlüleri olmakla birlikte Pyscho filminde banyodaki kadının bıçaklanma sahnesi hafızalara kazınmıştır. Gerilim filmlerine mizahi anlatımlar katan yönetmendir.
Hitchcock sinemasına bakıldığında; Bir öyküyü belli bir olay örgüsü, zaman mekan ilişkisi içinde neden-sonuç ilkesine bağlı kalarak anlatmaya çalışmıştır. Öyküler genellikle karakterlerin gözünden anlatılmıştır. İzleyici karakterin yaşadıklarını ve gördüklerini yeniden deneyimlemek zorunda bırakılmıştır. Hitchcock en önemli özelliklerinden birisi de izleyicinin duygularını yönlendirmeye çalışmasıdır. Klasik anlatı da olduğu gibi hikayesini bir karakter üzerinden anlatarak izleyicinin bu karakterle özdeşleşmesini sağlamak yerine yakınlık ve özdeşleşmenin mütemadiyen taraf değiştirmesini amaçlamıştır. Çoğunlukla filmlerinde baş karakter olarak kabul edebileceğimiz erkek yer almaktadır. Bu karakter genellikle eksik, çaresiz, hasta ya da çevresinde dönenlerden bihaber olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte erkek karakterini tamamlayan, onunla çatışan, çatışmaya rağmen haz duygusunun kaynağı olan kadın karakter yer almaktadır. Hitchcock filmlerini diğer filmlerden ayıran özelliklerinden bir diğeri ise seyirciden tam katılım, pür dikkat, mutlak teslimiyet beklemesidir. Filmlerinde gerilim, komedi, dram, aşk kavramlarını harmanlayarak işlemiştir ve bu harmanlama da her filminin bir şahesere dönmesinin en büyük başarısıdır.
Bir filmini inceleyelim.

VERTİGO

Vertigo filmine baktığımızda film; Bir suçluyu kovalarken çatıdan düşen ortağını kurtarmaya çalışan dedektif Scottie’nin bu olaydan sonra yaşadığı yükseklik korkusunun baş göstermesiyle başlamaktadır. Vertigo hastalığına dönüşen bu korkusu sebebiyle işi bırakan Scottie’nin eski bir arkadaşı tarafından, ruhsal hastalığından şüphelendiği karısı Madeleine’nin izlenmesi için kiralanmıştır. Scottie kadını izledikçe bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelenmektedir ve kadının intihara meyilli olduğunu fark etmektedir. Artık işleri uzaktan takip etmek yetersiz kalacaktır Scottie kendi korkularıyla da yüzleşeceği bir mücadelenin içerisine sürüklenmektedir. 

Filmin konusundan da anlaşıldığı üzerine ilk başta kendi korkusu olan yüksekliği yenmeye çalışan dedektifin hikayesiyle başlanmış, daha sonra film git gide aşk hikayesine doğru evrilmiştir. Film içerisinde birden çok konu barındırmaktadır. Suç, gizem ve gerilim. Hitchcock, filmin ilk sahnelerinde insanları koltuğunda yapışmış halde şüphe ve merakta bırakmış ve izleyiciyi bu şüphe ve merakın içerisinde gezdirmiştir. Scottie’nin aşık olduğu kadını kaybetmesiyle hikayenin doruk noktasında bir “takla atma durumu” meydana gelmiştir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir